Friedrich Nietzsche
I am preparing my thesis proposal form. I have written a text for the importance section of the thesis proposal form, but I want to refine it to perfection. Please do this for me and write it in Turkish. Thesis Title: "THE PHILOSOPHICAL IMPACTS AND REFLECTIONS OF JEAN-PAUL SARTRE ON TURKEY" The text I wrote for the importance section of the thesis proposal form: Tez Eseri’nin Önemi: Jean Paul Sartre felsefe tarihinde önemli bir filozoftur. Egzistansiyalizm’de birçok yeni düşünce alanları açmış ve kavramlara yeni bakış açıları, yorumlamalar getirmiştir. Özellikle felsefede varoluşçuluk alanında yaptığı çalışmalar hem dünya da hem de Türkiye’de ilgiyle takip edilmiştir. Sartre özellikle özgürlük, sorumluluk, varoluş, bulantı gibi kavramlar üzerine çalışmıştır. Sartre’nin varoluşçuluğu, 20. Yüzyıl da üç ana akımının özel bir karşımı gibidir; Marx, Husserl ve Heidgger. Sartre, bu üç düşünme biçiminde ortak olan şeyin insanın kendi yazgısını belirlemekte aktif bir rol oynayabileceğini düşünmeleri olduğunu söyler. Marx “felsefe şimdiye kadar dünyayı yorumlamakla yetindi ama artık önemli olan onu değiştirmektir” diyor. Husserl de fenomenoloji adını verdiği yeni bir felsefe yapma yöntemi geliştirmiş, insanın somut dünyasal varlığının aranması gerektiğini söylemiştir; felsefesinin temeli budur. Heidgger ise Kierkegard ve Husserl arasında bir bağ kurup; “varlık ve Zaman” da “varlık hakkındaki en önemli soruyu anlamanın en iyi şekilde kişinin varoluşsal çözümlenmesinin yapılması ile başarılabileceğini” söylüyor. Sartre ise esas olarak bireyin varoluşunu ele alır, Sartre “varoluş özden önce gelir” diyecek; kişiden değil bireyden hareket edilmesi gerektiğini söyleyecek. Özcülüğü reddeden bu yaklaşım, post – modern felsefi görüşlere de kaynaklık eder. Sartre insanın varoluş konularını incelerken iki tür varlığı ele almaktadır; bunlardan birisi En – Soi’dir. Sartre En – Soi için “kendi başına varlık” demektedir. Diğer varlık türü ise Por – Soi’dir. Sartre Por – Soi varlığını “kendisi için varlık” olarak nitelendirmektedir. Kendi başına varlık yani En - Soi dünyaya karşılık gelmektedir. Por - Soi ise bilince, insan bilincine karşılık gelmektedir. Varlık kategorisinde öncelikle En - Soi vardır; ontolojik olarak En - Soi, Por - Soi’dan önce gelmektedir. Por - Soi kendi başına varlıktan, hiçbir yokluk hareketiyle türetilmiş olan varlıktır. Kendi başına var olan tamdır, değişmez, ne ise o olan, yani özdeşlik prensibini tam olarak uygulanabilen varlıktır ve açıklanamazdır; çünkü nedensizdir. Mümkün olan bir şeyden çıkmış değildir, zorunlu olan bir şeye de bağlanamaz ve dayandırılamazdır. Bu yüzden insan zihninin içine de giremez çünkü saçmadır, absürd bir varlıktır. Onun bir anlam kazanması için kendisine yönelen bir bilince ihtiyaç vardır. Kendisi için varlık, ikinci olarak ortaya çıkan bir varlıktır. Bu varlık, bilince karşılık gelir; bu eksiktir ve değişir. Böyle bir varlığa “ne ise odur” diyemeyiz, ne ise o olmayan, ne olmayan ise o olan bir varlıktır. Sartre bilincin neyse o olan ve sabit olmadığını ifade etmektedir. Sartre, Husserl’in bir ifadesi olan “her bilinç bir şeyin bilincidir” ifadesini tamamen bilince yükler. Ancak Sartre’a göre bir şeyin bilinci olma hali muhakkak suretle o şeye bilincin yönelmesiyle var olur. Por - Soi dediğimiz varlık, sürekli olarak bir şeye yönelmekte olan bir varlıktır. Bu yönelmekte olunan şey ise “kendi başına olandır”, yani En - Soi’dir. Kendisi için varlık eksik bir varlıktır; eksik bir varlığın en doğal arzusu; “kendisini tamamlama” arzusudur. Por - Soi kendi dışına çıkarak kendi başına olur. Bu da kendisi için olmak anlamına gelir. Hem bilinç sahibi hem de tam bir varlıktır. Bu birkaç bakımdan imkânsız bir arzudur; imkânsız bir çabadır; çünkü kendi başına bir kendisi olmak, aslında tanrı olmaktır ama Sartre için tanrı yoktur. Olmayan bir şeyi istemek imkânsızdır. Kendisi içinin, kendi başına da, kendisi de gerçekleştiremez. Kendi dışında, kendisi olmayan bir şeyde, kendisini gerçekleştirmesi demektir. Bu da kendisi için, kendisine yabancılaşmasına yol açar. Bu bakımdan da tek başına bir kendisi için olmak imkânsızdır. Yani bir bakıma insan beyhude bir çabadır, boşu boşuna bir çabadır. Peki, neden gerçekleştirme ihtiyacı duyar? Bir kere; bilinç için varoluş, özden önce gelir. Varoluşun özden önce gelmesi; bilincin içinin boş olması demektir, herhangi bir öze sahip olmaması demektir. Eğer insanı yaratan bir tanrı olmuş olsaydı onu yaratırdı, onu belli bir öze göre yaratması gerekirdi ama tanrı olmadığı için insan kendi özünü kendisi oluşturacaktır. Önce var olur sonra şöyle ya da böyle bir varlık olur. Yani bir bakıma insan, bilinç kendi kendisinin yaratıcısıdır. Kendisini nasıl inşa etmek isterse öyle olandır, öyleyse insan özgürdür. Özgürlük, bilincin veya insanın herhangi bir niteliği değildir. Özgürlük insanın tabiatının tam da kendisidir ve bu mutlak özgürlük dediğimiz şeyi bize hatırlatır. Özgür insan yaptıklarından sorumludur. Özgürlük beraberinde sorumluluğu getirir, insan özgür olmaya mahkûmdur. İnsan özgür olmamazlık edememektedir. Bu durum içerisinde Por - Soi, En - Soi ile karşılaştığında, onunla birleşmenin imkânsızlığı, onun açıklanamaz oluşu, saçma oluşunu gördüğü anda hissettiği duygunun adı; bulantıdır. Böyle bir durumda bilinç En - Soi karşısında kendisini fazladan ve gereksiz bir varlık olarak görür, bu bulantının nedenidir. Bulantı, gelip geçici bir hastalık değildir, bulantı psikolojik bir durum değildir, bulantı adeta varlık görüşünün asli bir sonucudur ve yok edilemez. Sartre çalışmalarını sadece felsefe alanında değil, edebiyat ve sanat alanında da ortaya koymuştur. Birçok roman ve tiyatro oyunu yazmıştır. Özellikle 1950 yıllar sonrasında hem dünyada hem de Türkiye'de sartre'nin etkisi görülmeye başlanmıştır. Bu tez Jean-Paul Sartre'ın kaç eserinin Türkçeye çevrildiğini saptayarak bu çevirilerin konularını, çevirildikleri dönemi ve metine sadık kalıp kalmadıklarını incelenecektir. J.P. Sartre'ın eserleri ve felsefesine ilişkin Türk akademik literatürünü tarayarak hangi temaların daha çok vurgulandığını, hangilerinin göz ardı edildiğini ve Sartre'ın fikirlerinin nasıl yorumlandığını incelemeye çalışacaktır. Jean Paul Sartre'ın kendi edebi ve sanatsal çalışmalarının yanı sıra Türkiye'deki edebi ve sanatsal üretime etkisini belirlemek ve bu etkinin nasıl ifade edildiğini inceleyecektir. Sadece akademik olarak yapılan çalışmalarda değil, aynı zamanda Türkiye‘de yapılan edebi ve sanat çalışmalarında Sartre'nin etkisi incelenecektir.
Tez Öneri Formu için önem bölümüne yazdığım metin: "Jean-Paul Sartre'nin Türkiye üzerindeki felsefi etkileri ve yansımaları" başlıklı tez, felsefe tarihinde önemli bir konuyu ele almaktadır. Jean-Paul Sartre, egzistansiyalizm alanında çeşitli yeni düşünce alanları açmış ve kavramlara yeni bakış açıları ve yorumlamalar getirmiştir. Özellikle varoluşçuluk üzerine yaptığı çalışmalar, hem dünya genelinde hem de Türkiye'de büyük ilgi görmüştür. Sartre, özgürlük, sorumluluk, varoluş, bulantı gibi kavramlar üzerine derinlemesine çalışmalar yapmıştır. Sartre'nin varoluşçuluğu, Marx, Husserl ve Heidgger'in felsefi akımlarının bir karışımı gibi görülebilir. Sartre, bu üç düşünce biçiminde ortak olan şeyin, insanın kendi yazgısını belirlemede aktif bir rol oynayabileceğini düşünmeleri olduğunu ifade etmektedir. Marx'ın "Felsefe şimdiye kadar dünyayı yorumlamakla yetindi ama artık önemli olan onu değiştirmektir" söylemi, Sartre'nin düşüncelerine de yansımaktadır. Husserl ise fenomenoloji adını verdiği yeni bir felsefi yöntem geliştirmiştir ve insanın somut dünyasal varlığını araştırmanın gerekliliğini vurgulamıştır. Heidgger ise Kierkegard ve Husserl arasında bir bağ kurarak, "Varlık ve Zaman"da "varlık hakkındaki en önemli soruyu anlamanın, kişinin varoluşsal çözümlemesini yaparak gerçekleştirilebileceğini" belirtmiştir. Sartre ise temel olarak bireyin varoluşunu ele almıştır, "varoluş özden önce gelir" diyerek, kişiden değil bireyden hareket etmemiz gerektiğini söylemiştir. Bu yaklaşım, özcülüğü reddeden bir duruşa da kaynaklık etmiş ve post-modern felsefi görüşlere de ilham vermiştir. Sartre, insanın varoluş konularını incelerken iki tür varlığı ele almaktadır; En-Soi ve Pour-Soi. En-Soi, "kendi başına varlık" anlamına gelirken, Pour-Soi "kendisi için varlık" olarak nitelendirilir. En-Soi, dünyaya karşılık gelirken, Pour-Soi bilince, insan bilincine karşılık gelir. Varlık kategorisinde öncelikle En-Soi'nin bulunduğunu ve bu varlığın ontolojik olarak Pour-Soi'dan önce geldiğini ifade eder. Pour-Soi, kendi başına varlık olan En-Soi'dan, hiçbir yokluk hareketiyle türetilen bir varlıktır. Pour-Soi, tamamlanmış, değişmez, özdeşlik prensibini uyguladığımız ve açıklayamadığımız, nedensiz bir varlıktır. Kendisini başka bir şeyden çıkarmamış, zorunlu bir şeye bağlanmamış ve dayandırılmamıştır. Bu nedenle, Pour-Soi insan zihninin içine giremez çünkü saçmadır, absürt bir varlıktır. Anlam kazanabilmesi için kendisine yönelen bir bilince ihtiyaç duyar. Pour-Soi ise başlangıçta ikinci sırada ortaya çıkan ve bilinçle ilişkilendirilen bir varlıktır. Bu varlık, bilince karşılık gelir ve eksiktir, değişkendir. Pour-Soi'ye "ne ise odur" diyemeyiz, ne ise o olmayan, ne olmayan ise o olan bir varlıktır. Sartre, bilincin değişken ve sabit olmadığını ifade etmektedir. Sartre, Husserl'in ifadesi olan "her bilinç bir şeyin bilincidir" ifadesini tamamen bilince yüklemiştir. Ancak Sartre'e göre bir şeyin bilinci olma durumu, mutlaka o şeye bilincin yönelmesiyle ortaya çıkar. Pour-Soi olarak adlandırdığımız varlık, sürekli olarak bir şeye yönelen bir varlıktır. Bu yönelinen şey ise "kendi başına olan", yani En-Soi'dir. Pour-Soi eksik bir varlık olarak kendisi için yaratılmıştır; eksik bir varlığın doğal arzusu, "kendisini tamamlama" arzusudur. Pour-Soi, dışına çıkarak kendisi için olur, yani kendisini gerçekleştirir. Bu durumda, kendisi için olan, kendisine yabancılaşmasına yol açar. Böylelikle, Pour-Soi'nin tek başına kendi kendisi için olması imkansızdır. Bu bağlamda, insanın çabası boşuna bir çabadır, anlamsız bir çabadır. Peki, neden gerçekleştirme ihtiyacı duyar? Öncelikle, varoluş özden önce gelir. Varoluşun özden önce gelmesi, bilincin boş olması, herhangi bir öze sahip olmaması anlamına gelir. Eğer insanı yaratan bir tanrı olsaydı, onu belli bir öze göre yaratır ve belirlerdi. Ancak tanrı olmadığı için insan, kendi özünü kendisi yaratmak durumundadır. İlk önce var olur, sonra bir varlık haline gelir. Başka bir deyişle, insan, bilinç kendi kendinin yaratıcısıdır. Nasıl biri olmak istiyorsa, öyle olur; insan özgürdür.
